No products in the cart.
Ondokuzuncu yüzyılın son çeyreği ile yirminci yüzyılın başı, endüstri devriminin kent dokusu üzerinde yarattığı tahribatın en yoğun hissedildiği, buna karşılık modern şehircilik kuramlarının filizlendiği bir döneme tekabül ediyor. Bu süreçte kenti sadece teknik bir altyapı sorunu olarak gören yaklaşımlara karşı iki önemli figür, farklı coğrafyalardan ve disiplinlerden gelerek kentsel mekâna dair radikal öneriler sunuyor. Bir yanda Viyanalı mimar Camillo Sitte, kentin estetik ve psikolojik derinliğini tarihsel bir süreklilik içinde ararken; diğer yanda Fransız hukukçu ve teorisyen Georges Benoît-Lévy, toplumsal reformu merkeze alan bahçe şehir ve lineer şehir modelleriyle modern yaşamın karmaşasına çözüm arıyor. Mimarlık disiplini için bu iki isim, kentsel morfolojinin hem sanatsal bir kompozisyon hem de toplumsal bir ıslah aracı olarak nasıl kurgulanabileceğine dair devasa bir literatür bırakıyor.
Camillo Sitte ve Kentin Sanatsal İnşası
1843 ile 1903 yılları arasında yaşayan Avusturyalı mimar ve sanat tarihçisi Camillo Sitte, modern şehirciliğin mekanikleşmesine karşı en güçlü itirazı yükselten isimlerin başında geliyor. Rudolf von Eitelberger ve Heinrich von Ferstel gibi isimlerden eğitim alıyor ve bu süreçte mimarlığı sadece bir yapı tasarımı değil, bütüncül bir kültür ürünü olarak kavrıyor. Sitte’nin 1889 yılında yayımladığı “Şehir Planlama Sanatı” (Der Städtebau nach seinen künstlerischen Grundsätzen) adlı eseri, kentsel tasarımın sadece mühendislik ve istatistikten ibaret olmadığını, aksine kentin psikolojik ve felsefi bir çerçevede ele alınması gerektiğini savunuyor.
Sitte, kendi döneminin “cetvelle çizilmiş” gibi duran, ruhsuz ve monoton şehir bloklarına, özellikle de Viyana’daki Ringstrasse düzenlemelerine sert eleştiriler getiriyor. Ona göre modern planlama, bütçe kısıtlamaları ve teknik zorunluluklar bahanesiyle portikolar, sütunlar ve zafer takları gibi sokağa karakter kazandıran öğeleri dışlıyor. Sitte’nin yaklaşımı, kentsel mekânı bir “açık hava odası” olarak kurgulamaya dayanıyor. Antik Yunan’dan Rönesans’a kadar uzanan tarihsel süreçte kentleri inceleyerek, meydanların ve kamusal alanların insan ölçeğinde nasıl kapalı ve korunaklı bir his yarattığını analiz ediyor.
Meydanlarda Kapalılık İlkesi ve Mekânsal Psikoloji
Sitte’ye göre bir meydanın (Platz) başarısı, onun görsel ve psikolojik olarak bir kapalılık hissi verip vermediğiyle ölçülüyor. Modern meydanların her köşesinden yolların geçmesi, mekânın bütünlüğünü bozuyor ve insanın kendisini boşlukta hissetmesine neden oluyor. Sitte, bu sorunu çözmek için yolların meydana giriş açılarını ve binaların konumlanışını “Türbin Meydanı” (Turbine Square) olarak adlandırılan bir modelle kurguluyor. Bu modelde, sokaklar meydana merkezden kaçık bir şekilde giriyor, böylece her bakış açısında göz bir bina cephesiyle karşılaşıyor ve mekânın sürekliliği korunuyor.
Sitte, anıtların ve heykellerin meydanın tam ortasına konulmasını, o mekânın sosyal işlevini baltalayan bir hata olarak görüyor. Roma, Venedik ve Palermo gibi eski şehirlerden örnekler vererek, bu kentlerdeki meydanların dar ve kıvrımlı sokaklarla nasıl birer “kentsel niş” haline getirildiğini anlatıyor. Onun için meydan, sadece bir geçiş alanı değil, insanların toplanıp etkileşim kurduğu, güvenli ve estetik bir sığınak işlevi görüyor.
Georges Benoît-Lévy ve Toplumsal Islahın Şehirciliği
Camillo Sitte mimari estetik üzerinden bir devrim kurgularken, Fransa’da 1880 ile 1971 yılları arasında yaşayan Georges Benoît-Lévy, şehirciliği toplumsal bir reform aracı olarak tanımlıyor. Asıl mesleği hukukçuluk olan Benoît-Lévy, Ebenezer Howard’ın İngiltere’de başlattığı “Bahçe Şehir” (Garden City) hareketinden derinlemesine etkileniyor ve bu fikirleri Fransa’ya taşımak için ömrünü adıyor. 1903 yılında kurulan “Association des Cités-Jardins de France”ın (Fransa Bahçe Şehirler Derneği) başına geçerek, modern kentin kirliliği ve gettolaşmasına karşı doğa ile uyumlu, sosyal adaleti gözeten yerleşim modellerini savunuyor.
Benoît-Lévy, kentsel tasarımı sadece fiziksel bir planlama olarak değil, işçi sınıfının yaşam kalitesini artıracak paternalist bir yaklaşım olarak görüyor. Ona göre, büyük sanayicilerin işçileri için sağlıklı konutlar ve yeşil alanlar inşa etmesi ahlaki bir görev niteliği taşıyor. Bu bağlamda İngiltere’ye giderek Port Sunlight ve Bournville gibi model köyleri yerinde inceliyor ve bu örneklerin Fransız şehirciliği için birer prototip olması gerektiğini savunuyor.
La Cité-Jardin: Bahçe Şehir Prototipi
Benoît-Lévy’nin bahçe şehir vizyonu, kenti ormanlarla ve tarım alanlarıyla kuşatılmış, her evin kendi bahçesine sahip olduğu düşük yoğunluklu bir model üzerine kurulu. Howard’ın teorik şemalarını daha pratik ve uygulanabilir kılan Benoît-Lévy, 1910 yılında yazdığı “La Cité-Jardin” makalesinde, ideal bir kentin rasyonel ve estetik sınırlarını çiziyor. Bu modelde, ana yollar düzenli bir trafik akışı sağlarken, yan yolların kıvrımlı ve yaya öncelikli olması gerektiğini belirtiyor.
Konutların tasarımı konusunda ise asgari bir konfor ve estetik standart getiriyor. Zengin ve fakir ayrımını mekânsal olarak keskinleştirmek yerine, her konutun güneş ışığına, temiz havaya ve yeşil alana erişimini garanti altına alıyor. Bu yaklaşım, sanayi devriminin yarattığı karanlık ve kalabalık işçi mahallelerinden kaçışı, yani “doğada yaşama” arzusunu temsil ediyor.
Model Köyler: Port Sunlight ve Bournville Analizi
Benoît-Lévy’nin hayranlıkla incelediği Port Sunlight ve Bournville, mimari detayları ve planlama ilkeleriyle şehircilik tarihinde özel bir yer tutuyor. 1888’de William Hesketh Lever tarafından kurulan Port Sunlight, 130 dönümlük bir park alanı içinde 900’den fazla tescilli yapıyı barındırıyor. Burada yaklaşık 30 farklı mimar görev alıyor ve her biri farklı bir tarihsel üslubu (Arts & Crafts, Tudor, Queen Anne gibi) yansıtıyor.
Port Sunlight’ta binaların arka cephelerinin yoldan görünmemesi ve her konutun bir “allotment” (hobi bahçesi) alanına sahip olması, Benoît-Lévy’nin “fonksiyon ve estetiğin uyumu” fikrini besliyor. Bournville’de ise mimar William Alexander Harvey’in tasarladığı evler, maksimum doğal ışık alacak şekilde konumlandırılıyor ve katı ızgara plan yerine araziye uyumlu bir yerleşim izleniyor.
Ciudad Lineal: Lineer Şehir ve Ulaşım Omurgası
Zamanla bahçe şehir modelinin sanayi dinamikleri altında uygulanmasının zorlaştığını gören Benoît-Lévy, dikkati Arturo Soria y Mata tarafından 1882’de önerilen “Lineer Şehir” (Ciudad Lineal) modeline çeviriyor. Bu model, kenti merkezi bir odak etrafında büyütmek yerine, bir ulaşım aksı boyunca sonsuza dek uzatmayı öneriyor. Benoît-Lévy, bu rasyonel yaklaşımı 1929 yılında kurduğu “Uuslararası Lineer Şehirler Derneği” üzerinden dünya çapında yaygınlaştırıyor.
Soria y Mata’nın lineer şehir projesi, ulaşımı kentsel planlamanın en temel sorunu olarak görüyor. Planın ana omurgasını oluşturan en az 40 metre genişliğindeki merkezi bulvar, elektrikli tramvay hatlarını ve altyapı borularını barındırıyor. Şehrin büyümesi, bu ana aksa paralel olarak gerçekleşiyor ve her iki yanda 500 metrelik bir derinlikte konut ve hizmet alanları yer alıyor.
Arturo Soria y Mata’nın 10 Planlama İlkesi
Soria y Mata, kenti bir “ulaşım makinesi” gibi kurgularken şu teknik ilkeleri belirliyor:
Benoît-Lévy, bu modelin modern endüstriyel topluma bahçe şehir modelinden daha uyumlu olduğunu, çünkü ulaşım maliyetlerini düşürürken doğayla teması koruduğunu savunuyor.
Avrupa Kent Meydanları ve Kentsel Kimlik Üzerine
Georges Benoît-Lévy’nin 1923 yılında “The Architectural Forum” dergisinde yayımlanan “European Town Squares” başlıklı makalesi, onun Camillo Sitte ile olan düşünsel akrabalığını en net şekilde ortaya koyan metinlerden biri olarak kabul ediliyor. Bu yazıda Benoît-Lévy, modern şehirlerin en büyük trajedisinin “kimlik kaybı”
olduğunu vurguluyor. Ona göre bir şehrin kişiliğini; coğrafyası, kültürel mirası ve mimari silüeti belirliyor.
Meydanlar, Benoît-Lévy için kentsel kimliğin ve sosyal hafızanın somutlaştığı alanlardır. Antik Roma’daki forumlar veya Yunanistan’daki agoralar, sadece boş alanlar değil, toplumsal etkileşimin zirve noktalarıdır. Benoît-Lévy, modern mimarların ve plancıların “hazır şablonlar” kullanarak bağlamdan kopuk tasarımlar yapmasını sert bir dille eleştiriyor.
Tarihsel Meydan Analizleri ve Sitte ile Kesişmeler
Benoît-Lévy, yazısında özellikle Fransa ve Belçika’daki tarihi meydanlardan örnekler veriyor. Paris’teki Place des Vosges, simetrik mimarisi ve kapalılık hissiyle onun için ideal bir model sunuyor. Benzer şekilde, Place de la Concorde gibi meydanların hem tarihi olaylara ev sahipliği yapması hem de estetik bir kimlik taşıması gerektiğini anlatıyor.
Sitte ve Benoît-Lévy, meydanların modern şehir planlamasındaki durumu üzerine benzer endişeler taşısa da, odak noktaları farklılaşıyor. Sitte, bir sanatçının gözüyle meydanın fiziksel “kapalılığına” ve mimari unsurların (portikler, sütunlar) yarattığı estetik uyuma odaklanırken; Benoît-Lévy, meydanın “sosyal ve kültürel işlevini” ve taşıdığı “anlatıyı” (hikayeyi) önemsiyor.
Sitte, binaların meydana rastgele serpiştirilmesini “sanatsal bir intihar” olarak görürken, Benoît-Lévy bu durumu “şehrin ruhunun silinmesi” olarak nitelendiriyor. Her iki düşünür de tarihsel meydanların modern planlamacılar için tükenmez bir ilham kaynağı olduğu konusunda hemfikir kalıyor.
Mimarlık Tarihinde Bir Dönüm Noktası: Sitte ve Benoît-Lévy’nin Mirası
Camillo Sitte’nin sanatsal şehircilik anlayışı ile Georges Benoît-Lévy’nin sosyo-kültürel reform odaklı yaklaşımları, modern şehirciliğin iki temel direğini oluşturuyor. Sitte, mimarlara kenti bir sanat eseri olarak ele almayı ve insan ölçeğinin psikolojik sınırlarını gözetmeyi öğütlerken; Benoît-Lévy, şehirciliğin toplumsal refahı artıracak rasyonel ve yeşil bir modelle (bahçe şehir veya lineer şehir) kurgulanabileceğini gösteriyor.
Bu iki vizyon, yirminci yüzyılın ortalarında yükselen katı modernist yaklaşımlar (özellikle Le Corbusier’nin “yaşama makinesi” anlayışı) tarafından bir dönem dışlansa da, yirminci yüzyıl sonundaki Post-Modernizm ve Yeni Şehircilik akımlarında yeniden hayat buluyor. Sitte’nin “kentsel oda” kavramı ve Benoît-Lévy’nin “doğa-kent sentezi”, günümüzün sürdürülebilir ve yaya dostu şehir planlama stratejilerinde hala en önemli referans noktaları olarak varlığını sürdürüyor.